|
MEHMETÇİK
Oyuncular:
- Mehmet
- Anzak askeri
- Komutan
- İngiliz Komutan
- İngiliz
- Rum
- Arabacı
- Yaşlı Amca
- 6 Asker
-
Perde:
Mehmet- (Sırtında
tüfeğiyle) Offf anam offff. Sabahtan akşama kadar muharebe ettik.
Bacaklamda derman kalmadı ya.. Allah’tan ay ışığı yokta savaş gece
de devam etmeyo. Nasıl olsa içtima da olduk. Şu ilerdeki ağacın
dibinde accık oturup dinleniverem…
(Mehmet ağacın yanına
geldiğinde şaşırır. Zira ağacın altında bir Anzak askeri yemeğini
yemektedir. Mehmet’i görünce hemen ellerini havaya kaldırır.)
Anzak- Surrender!
Surrender!
Mehmet- (Kendi
kendine) Eee… Atalarımız ne der? Su içene yılan bile dokunmaz. Bu
yemek yeyo emme.. Olsun be.. Yanında su içmeyo mu?
(Mehmet el
işareti ile Anzak’a oturmasını işaret eder. İkisi beraber ağacın
altına otururlar. Anzak’ta Mehmet’in bu davranışı üzerine
kumanyasından bir konserve çıkarıp, Mehmet’e ikram eder.)
Mehmet- Ulan bu
ne.. Biz kaç günden beri yarım ekmekle, üzüm hoşafına talim ederken,
adamla konserve balık yiyo.
(Mehmet, hemen yumulur
konserveyi yemeye. Yemeği bitirdikten sonra Anzak’a döner.)
Mehmet- Sağol
be… İnsan evladıymışsın. Aylardır kursağımdan böyle güzel bi yemek
geçmediydi.
(Her ikisi birbirine
bakarak gülümserler. Mehmet matarasından su içmeye hazırlanırken,
Anzak’a bakar ve sorar.)
Mehmet- Su içecen
mi?
(Der ve matarayı Anzak’a
uzatır. Anzak matarayı alır, suyunu içer ve)
Anzak- Thank you,
very much.
Mehmet- (Kendi
kendine) Acaba ne dedi bu… der ve devam eder…. Eee.. Gitme vakti
geldi. Sabaha cenk var.
(Her ikisi de sahnenin
ayrı yönlerine giderek, perde kapanır.)
-
Perde:
(Sahnenin
sağında ve solunda çuvalların arkasında askerler bulunur.
(Karşılıklı siper). Siperlerden sürekli ateş edilir. Mehmet bu
sırada elindeki bakraçla arkadaşlarına öğle yemeğini getirmektedir.
Bu sırada Mehmet’in komutanı siperden bağırır.)
Komutan- Koş
Mehmet! Yoksa vurulacaksın! Koş, haydi koş!
(Mehmet
komutanının emrine aldırış etmeden, yavaş yavaş siperlere gelir.)
Komutan- Neden
koşarak gelmedin Mehmet?
Mehmet-
Kumandanım, koşsam elimdeki bakraçtaki çorba dökülür. O zaman da
arkadaşlarım aç kalır. Hem düşmandan korkulmaz ki.
(Bu sırada
İngiliz komutanı;)
İngiliz Komutanı-
Rushhh, rushhh…
(Diyerek, siperdeki
birliğini taarruza kaldırır. Bu sırada Anzak da hücuma kalkar kalmaz
ilerlerken sahnenin ortasında vurulur.)
Anzak- Mumy, mum.
O my god!
(diye inlemektedir.)
(Türk siperinde savaşan
Mehmet, kendisine kumanyasını veren Anzak’ı tanır, iniltilerine
dayanamaz. Yanındaki arkadaşına;)
Mehmet- Akşam
bana kumanyasını veren asker bu. Dur şunu siperine götüreyim.
(Der ve hızla sahnenin
ortasına gelir. Yaralı Anzak’ı sırtlayarak, düşman siperlerine
götürüp bırakır.)
(Dönüşünde düşman
siperlerinden atılan kurşunlardan birisi, Mehmet’in ayağına isabet
eder ve Mehmet acılar içinde yere düşer.)
Mehmet- Vay
kalleşler, biz askerinizi kurtarmaya çalışırken, siz kalleşlik
yapıyorsunuz.
(Diyerek, sürüne sürüne
Türk siperine geri döner. Sipere gelmesiyle birlikte perde kapanır.)
-
Perde:
Sunucu-
Çanakkale’de düşman tarafından kalleşçe ayağından yaralanan Mehmet,
İstanbul’a Haydarpaşa Hastanesi’ne sevk edilir ve burada ayağından
tedavi olur. Ayağı bir parça sakat kaldığı için, onu hastane
hizmetinde alıkoymuşlar, cepheye göndermemişlerdi. Bir gün Mehmet’e,
Haydarpaşa İstasyonu’nda hastaneye götürülmek üzere bir İngiliz
Esiri teslim ettiler. Gece yaklaşmıştı. Bir taraftan hava kararıyor,
diğer taraftan soğuk bir rüzgâr insanın kemiklerine kadar işliyordu.
Perde açılır.
(Mehmet, telaş ve hiddet
içindeydi. İki de bir İngiliz’in kolunu çekiyor, durduğu yerde
kocaman yırtık kunduralarıyla etrafına çamurlar sıçratarak
söyleniyordu.)
Mehmet- Çabuk ol
be! Allah deve gibi bacak yaratmış! Az açıversen ne olur sanki!
(El ve kol
hareketleriyle (sahnede yürüyen ve koşanları gösterir.), gökyüzünü
göstererek havanın karardığını anlatmaya çalışır.)
Mehmet- Haydi
yürü! Allah’ın belası! Tövbe olsun seni yol ortasında bırakır
giderim ha! Hastaneyide bulamaz, buralarda geberir kalırsın.
(Mehmet 3 – 4
adım ilerler. Ama İngiliz olduğu yerden hareket bile etmez.)
Mehmet- Vay anam,
ben ona adam ol derken o büsbütün cudam oldu be! Heyy az beri bak
bakim! Hele azcık gımılda bakayim! Yürü demin ki gibi yürü, ona da
razıyım. Bak, hem hastanaye çok kalmadı. Seni orda rahat yatağa
yatırırlar, sıcak yemek de verirler. Haftaya kalmaz domuz gibi
olursun. Keşke ben senin yerinde olsam! Ohhh.! Bak, senin yüzünden
akşam ki karavanaya bi yetişemezsem….
(Bu sırada yanlarına bir
Rum gelir ve İngiliz askeriyle konuşmaya başlar.)
Rum- Du you speak
English?
İngiliz- Yes
(Şaşırarak,)
Rum- Are you
English?
İngiliz: Yes
Rum- Are you ill?
Can you walk?
İngiliz- Yes, I
am very ill.
(Rum, Mehmet’e dönerek;)
Rum- Yazık bre!
Koy bir araba içine bunu! Düşman müşman günahtır bre!
(Mehmet, Rum’un bu
konuşmasına gülerek cevap verir.)
Mehmet- Yahu
bende para olsa, ben dabanımın altına yama vurdurur muyum çorbacı!
Bak ayağımın biri zabahtan beri, balık gibi su içinde geziyor. Madem
çok acıdın İngiliz’e, sen şurdan çeviriver hayrına bi araba!
(Rum, Mehmet’in bu
sözleri üzerine hemen oradan uzaklaşır.)
Sunucu- Ortalık
büsbütün kararmıştı. İngiliz’i kessen bulunduğu yerden
kıpırdamayacak haldeydi.
Mehmet: Hey ya
Rabbi! Herifin ayağına ip takıp sürsek gitmeyecek…
(Mehmet, yanından geçen
yaşlı bir amcaya seslenir:)
Mehmet- Emmi,
gözünü seveyim! Şu goca cavur başıma bela olup kaldı. Bir
insaniyetlik et de…
(Mehmet daha sözünü
bitirmeden;)
Amca- Bir bela da
ben de var oğul. Elimdeki evrak zarfını dahiliye nezaretine
yetiştirmek için dört saattir taban tepiyorum.
(Diyerek sahneden
çıkar.)
(Mehmet bunun üzerine
cebindeki bozuk paraları çıkarıp saymaya başlar. Bir taraftan da
söylenir.)
Mehmet- Rum’un
dediğine geldik. Kunduramın altına yama vurduracağım parayla, seni
at arabasına bari bindireyim de kurtulayım bir an evvel senden.
(Sahnenin kenarına
giderek arabacıyla konuşmaya başlar.)
Mehmet- Arabacı
dayı, bu kadar param var. Sana zahmet şu İngiliz’i hastaneye
arabanla atıver.
Arabacı- Hadi git
işine be kardeşim. Bu parayla çocuk mu kandırıyon?
(Mehmet, İngiliz’in
yanına gelir.)
Mehmet- Görüyon
ya! Kesemizden sana araba ikram ediverelim dedik, o da olmadı.
Gaderine küs.. Nedelim? Gayri günah benden gitti. Bi gayrete
gelmezsen, zabaha kadar burada karşı karşıya otururuk.
(Mehmet, kendi kendine
söylenir. İngiliz’e bakıp bakıp güler.)
(Bu sırada yanlarından
geçen ihtiyar amca Mehmet’in kulağına bir şeyler söyler.)
Mehmet- Hadi git
işine emmi! Çek arabanı! Eğleniyon mu benle?
(Yaşlı amca yanından
ayrılır ayrılmaz Mehmet yüksek sesle İngiliz’e dönerek söylenmeye
başlar.)
Mehmet- Be gök
gözlü uğursuz! Seni buralara kırmızı balmumlu mektuplarla ben mi
davet ediverdim? Senin benimle ne alıp veremediğin var?
Para sende, rahat sende,
memleket sende, dükkan, tezgah sende… Hay doymaz gök gözünü toprak
doyurası! Yedi deniz aşırı yerden kale gibi gemilerine binip, ne
halt aramaya gelirsin? Benimle muharebeye tutuşursun… (Yamalı donunu
göstererek) Beni öldürüp de yamalı donumu mu alacaksın? Ne adını
bilirim, ne sanını… Seni Çanakkale’ye geldi derler… Davarımı satar,
ocağımı söndürür, çoluk çocuğumun her birini bir yana dağıtır
gelirim. Muhareben de kahpece: Arkadaşına yardım ederim, ayağıma
kahpece kurşun yerim. Ayağım sakat kalır. Sonra, az başın sıkıldı mı
“Teslim, teslim” diye ellerini açarsın. Sonra gelirsin başıma hasta.
Memleketime kanımı emmeye geldin, beceremedin. Amma şimdi elime
düştün… Seni bir tekmede yere gömsem yeridir… İlle zebunluğunu
görüyorum… Besbelli bi günahım var ki, Cenabı Mevla’m seni bu
dünyada bana musallat etti… Gel başımın belası… gel seni sırtımda
taşıyam da tamam olsun…
(Der ve İngiliz’i sırtına
alarak sahneden çıkar ve perde kapanır.)
Yazan: Osman KOÇIBAY
Not: Çanakkale ile
ilgili 3 hikâyenin birleştirilmesi ile yazılmıştır. |